T.C. Mİllî Eğİtİm BakanlIğI
TOKAT / ERBAA - Erbaa Anadolu İmam Hatip Lisesi

TÜRKÇE SEVGİSİ

Türkçe Sevgisi

 

Yağmurlu havaları hep sevmişimdir. Sanki, yağmur doğanın kirini pasını alıp götürürken, insanların kötü duygu ve düşüncelerini de alıp götürüyor gibi gelir bana. Her yağmurdan sonra, tarifsiz bir huzur duyarım yüreğimde. Bu duyuş, ancak yaşayarak farkına varılabilecek bir güzelliktir. Her gizemli güzellik gibi yalın kat sözlerle anlatılamaz. 

Bir de duygularımıza, düşüncelerimize yağmur gibi yağan yazarlar ve şairler vardır. Onları okurken de, ayrı bir huzur ve mutluluk duyar, değişik tatlar alırız. “Bu dil ağzımda annemin sütüdür.”diyen şair ana dilinin ve sütünün tadını, gizemli gücünü ne de güzel ifade etmiştir.(Türkçe’nin bilim dili olamayacağını iddia eden, müstemleke ruhluların kulakları çınlasın.) 

Ama, dilde özleşme hareketi adı altında Türkçe’yi kısırlaştıran anlayışın sahipleri; genç kuşakların, verimli yazar ve şairlerin eserlerini okuyup, anlamalarını engellemişlerdir. Dünyanın hangi ülkesinde, 30-40 yıl önce yazılmış bir eserin dili sadeleştirilmektedir. Bırakınız 30-40 yılı, İngiltere’de 
16.yüzyılda yaşamış Shakespeare’ in, yine Fransa’da 16.yüzyılda yaşamış Montaigne’in ve bin sekiz yüzlü yıllarda yaşamış Baudelaire’in dili sadeleştirilmekte midir? 

Bu çarpık anlayış, Atatürk’ün nutkunu bile sadeleştirme yoluna gitmiştir. Bugünkü kuşaklar, çok dar bir sözcük dağarcığına mahkûm edilmişlerdir. Değişik kaynaklardan edindiğim bilgilere göre(aklımda yanlış kalmadıysa) ,Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde kullandığı sözcük sayısı otuz beş bin, Yahya Kemal’in yirmi yedi bin civarında. Eserleri dilimizin klâsiği olmaya hak kazanmış Tanpınar ve Yahya Kemal’in yazılarını ve şiirlerini bugünkü kuşaklardan kaçı okumakta, anlamaktadır. Biz o zaman hangi Türk kültüründen bahsedebiliriz. 

Türkçe’nin malı olmuş, Türkçe’nin öz suyuyla yoğrulmuş; köylüsünden kentlisine herkes tarafından anlaşılan sözcükleri Arapça ve Farsça asıllı diye dilden atarsak, yerine de yeni sözcükler ikâme edemezsek dili zenginleştirmiş mi , yoksa fakirleştirmiş mi oluruz? Bu soruyu her Türk kendi vicdanında cevaplandırmalıdır. 

Ahmet Haşim’in “Merdiven” şiirini sadeleştirmeye kalksak, başlığını “Çıkak”diye değiştirmek mi gerekecek? Evet “merdiven”sözcüğü Farsça menşeli bir sözcük ama Farsça’da merdiven diye bir sözcük yok.sözcüğün aslı “nerd-bân”. Türkçe’ye geçtikten sonra,değişikliğe uğramış. Bir dönem, nerdübân olmuş,ahiren neverdibâna tebdil etmiş; sonunda merdivene dönüşüp dilimize yerleşmiştir. Ahmet Haşim’de, “Merdiven”şiirini yazarak onu tamamen Türkçe’ye mal etmiştir. 

İngilizce’de de Fransızca’da da değişik dillerden girmiş bir hayli sözcük bulunmasına rağmen, onlar bu sözcükleri atmak ya da yerine yenilerin türetmek gibi bir gayrete düşmemişlerdir.(Daha başka dillerden de örnek verilebilir ama bizim kıblemiz Batı olduğundan ve bu ülkelerin kültür kuşatmasına maruz kaldığımızdan onların adını veriyorum.) Öz İngilizce, Öz Fransızca gibi diller yok. İngilizce, Fransızca var. Zaten dilin özü kabuğu olmaz. Halkın benimsediği, konuşmasında kullandığı sözcükleri, dilden atamazsınız. O gayrete düşerseniz, belli bir kesimin konuşup anlaştığı kısır bir jargon oluşturmaktan öteye gidemezsiniz. 

Bu yanlıştan tez vakitte dönülmezse, bir zamanlar üç kıtada konuşulan Türkçe; bir karnaval dili haline gelecektir. Dilin gramer yönünü dilcilere bırakalım. Ama, Türkçe’yi ustalıkla kullanan, Refik Halit Karay’ın eserlerini sadeleştirmek mi gerekir? Ya da Ömer Seyfettin’in- ki “Genç Kalemler”dergisini çıkaranlardandır-, Sait Faik’in, Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın(nâm-ı diğer Halikarnas Balıkçısı), Peyâmi Safa’nın, Nâzım Hikmet’in, Kemal Tahir’in dilini de mi sadeleştireceğiz? 

Bugün hangi Türk genci, hangi üniversite mezunu Cemil Meriç ve eserlerini tanıyor. Kılı kırk yararak cümle kuran, bu usta kalemin eserleri aslında liselerin kompozisyon derslerinde okutulmalıdır. Yine Tanpınar’ın “Beş Şehri’ni” okumayan Türk genci, Türk kültürünü ne kadar özümsemiştir. Bu eser de liselerde okutulması gereken kitaplardan biridir.Haşim’in, “Göl Saatleri”, “Piyale”, “Gurubahane-i Lâklâkan”, “Frankfurt Seyahatnâmesi”gibi esrleri, Tevfik Fikret’in şiirleri bu anlayışa göre sadeleştirilmeye muhtaç... 

Türkçe’yi seviyorum diyenler, Türkçe’nin geleceğini düşünenler; sözcüklere düşmanlık besleyerek nereye varacağız? Bir kültür birikimi olan deyimlerimizi, ata sözlerimizi de mi değiştireceğiz. Sadeleştirme adı altında , “Akıl akıldan üstündür.”ata sözünü “Us ustan üstündür.”diye mi sadeleştireceğiz. Önceki hâliyle anlaşılmıyor mu? “ Az tamah çok ziyan getirir.”i nasıl sadeleştireceğiz? “Ak akçe, kara gün içindir.”i ne yapacağız. İlânihaye... Deyimlerimizi nasıl Türkçeleş- 
tireceğiz. “Haraç mezat satmak”ı ne yapacağız. “Hayatına girmek”deyimini yaşamına girmek diye mi değiştireceğiz. “Hayat arkadaşı”na yaşam arkadaşı mı diyeceğiz? “Ser verip sır vermemek”deyimini, baş verip giz vermemek diye mi değiştireceğiz. Hem o yetkiyi bize kim verdi. Bunlar millete mal olmuş, halkın duygu ve düşüncelerinden doğmuş sözlerdir. Halka saygısızlık olmaz mı? 

Ya şarkılarımızı, türkülerimizi ne yapacağız. Yoksa pop müziğiyle mi idare edeceğiz? “Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin” şarkısını “Bir olasılık daha var oda cartayı çekmek mi dersin”diye söyleyeceğiz. O zaman dilimizi zenginleştirmiş mi oluyoruz? 

Bu anlayışın neticesi olarak, sözcük dağarcığı kısırlaştırılan insanımızın, düşüme melekesi de zayıflatılmış, ufku daraltılmış oluyor. 

İşte bu nedenlerden, bugünkü gençlerimiz, yarım yamalak çevirisi yapılmış Amerikan filmlerinin sözcükleriyle konuşan ve düşünen bir kuşağın temsilcisi derekesine düşürülmüşlerdir. Bu çocukların doğumla- rından 20-25 yıl önce yazılmış bir eseri sadeleştiriyoruz diye kuşa çeviren anlayış, her şeyi berbat etmiştir. Bugün liselerimizde okuma zevki kazanamamış, hamburger ve pizza kültürüyle allak bullak edilmiş,kola sevdalısı bir garip kuşak hayat sürmektedir. Birileri kına yaksın. 

Böyle gergin bir girişten sonra, havayı yumuşatmak adına konuyu biraz değiştirmeye ne dersiniz? 
Benim çocukluğumda (60’lı yıllar) bugünkü imkânlar yoktu. Evimizdeki teknoloji ürünü, gaz ocağı ve transistorlu radyodan ibaretti. Benden öncekiler gibi idare lâmbasıyla ders çalışmadım, ama gaz lâmbasıyla ders çalıştım. Bazen saçımı üttüğüm dahi oldu. 

İşte o yıllardaki çocukluğumu, bu günkü çocuklardan şanslı sayıyorum. Çünkü bizim nesil doyumsuzluğu değil, kanaatkârlığı ve doygunluğu talim etti. Mutluluk daha ucuzdu.(safdillik olarak algılayanlar olabilir. Türkiye’de demokrasi var.Gayet doğal(!)...) 

Henüz ilkokul öğrencisiyken, okuma kitabımda, “Hiçten Saadetler”başlığı altında bir okuma parçası ve o parçayı süsleyen bir resim vardı. Öyle allı pullu, rengârenk bir resim de değildi. Siyah beyazdı ama içeriği etkileyiciydi. Bu resimde masa başında bir adam, önünde bir bardak çay; çayın üzerinden yükselen buğu öyle sıcak bir manzara oluşturuyordu ki, buz gibi bir havada baktığınız zaman, iliklerinize kadar ısınırdınız. 
Tabii yazının içeriği de mütevazılığı, tok gönüllülüğü kanaatkârlığı salık veriyordu. 

İşte, o yazı ve resim yaşantım boyunca, mutluluğun, pek de pahalı bir şey olmadığının farkında olmama vesile olmasının yanında, okuma zevki kazanmama da yardımcı oldu diyebilirim. Bu yaşa geldim, o resimdeki çayın buğusunu hâlâ görür gibiyim. 

Yine aynı kitaptaki “Eskici”adlı okuma parçası ve bu parçadaki Hasan’ın öyküsü hep yüreğimin en hassas yerindedir. Aklıma geldikçe, kendimi Hasan’la özdeşleştirir, onun adına üzülürüm. Arabistan çöllerinde yurduna , yuvasına ve ana dilini konuşmaya hasret, öksüz Hasan’ın ana dilini konuşan eskicinin sesini duyduğu anda gözlerinde beliren sevinç ışıklarını görür gibi olur, yürek çarpıntısını aynen hissederim. Onun eskiciye sorduğu sorular kulaklarımda çınlar. 

Bu hikâyeyi yazdığı, Türkçe özleminin ve sevgisinin ne olduğunu dile getirdiği için Refik Halit’i hep rahmetle yâd ederim. 

Şüphesiz, Refik Halit’in birbirinden değerli bir çok eseri vardır. Ama, “Memleket Hikâyeleri”ve “Gurbet Hikâyeleri”adlı eserleri, her Anadolu insanının kendinden bir parça bulabileceği eserlerdir. Türk Dili’ne, Türkçe’ye emeği geçen herkese gönül borcumuz, vefa borcumuz vardır. Güzel Türkçe’mize emeği geçen her yazar ve şair, bize huzur, güzellik, sevmek gibi değerleri bahşetmektedir. Tıpkı yağmurlar gibi. Bu güzelliklerden bizi mahrum etmeye-ne şekilde ve ne adına olursa olsun-kimsenin hakkı yoktur. Bu güzellikleri her Türk insanı tatmalıdır. 

Türkçe adına, bol yağmurlu, bereketli günler dileğiyle sözlerimi noktalarken, Türkçe sevdalılarını yürekten selâmlarım. 


Paylaş Facebook  Paylaş twitter  Paylaş google  Paylaş linkedin
Yayın: 29.12.2017 - Güncelleme: 29.12.2017 09:46 - Görüntülenme: 40
  Beğen | 0  kişi beğendi